‘ Yok ’ kelimesi ile ilgili yazılar

Süleymaniye’de 150 yıllık ‘ayet’ hatası

16 Kasım 2010

Projenin hat danışmanlığını yürüten Prof. Dr. Hüsrev Subaşı Süleymaniye Camisi’nin ana kubbesindeki yazıların 1860′lı yıllarda Sultan Abdülmecid zamanında görevlendirilen hattat Abdülfettah Efendi tarafından yazıldığını söyledi.

70 metre yüksekliğindeki bir camide 8 metre çapındaki bir kubbe yazısıyla ilk kez karşılaştığını anlatan Subaşı, kubbedeki yazının tuval üzerine değil, çinko üzerine yazılmış olduğunu gördüklerini ifade etti.

Yaptıkları çalışmada, birbirine monte edilen çinkolardaki çivilerin zamanla paslandığını ve hat yazılarının yüzde 65′inin ortadan kalktığını gördüklerini belirten Subaşı, daha önce alınan kalıp ve eski fotoğraflar üzerinden hareket ederek, yazının aslına uygun biçimde ihya edilmesini sağladıklarını anlattı.

Subaşı, yazının bir yerinde nakkaş veya hattat hatası gördüklerinde, bunların düzeltilmesi noktasında 5-6 hattatın müzakere ederek karar verdiğini belirtti.

PANDANTİFLERDEKİ İLGİNÇ DURUM

5.5 metre çapındaki pandantiflerin de usulüne uygun biçimde ihya edildiğini ifade eden Subaşı, şunları kaydetti:

kullan”Kıbleye yakın ön pandantifte ‘Başarıyı bana veren Allah’tır’ anlamında bir ayet var. Avluya yakın arka pandantifte de ”De ki ey Peygamber, her şeyi yaratan Allah’tır’ anlamında bir ayet var. İnsan camide böyle bir şey yazacak olsa, herhalde ‘Her şeyi yaratan Allah’tır’ ifadesini ön tarafa koyar, diğerini ise arka tarafa koyar bir nevi eserin imzası gibi. Bu durum bana mantıksız geldi ve bir arşiv araştırması yaptık. Yaptığımız araştırmada 1970 yılına ait bir fotoğraf bulduk ve ‘Her şeyi yaratan Allah’tır’ önde, ‘Başarıyı bana veren Allah’tır’ yazısı arkada. Bunların neye istinaden değiştirildiği yönünde hiç bir bilgi yok.”

AYETTEKİ EKSİK HARF

Ana kubbenin yazısının uygulamasında bir sıkışma gördüklerini, bunun hat kurallarına göre olmaması gerektiğini tespit ettiklerini belirten Subaşı, ”Yazı mükemmel yazılmıştı ancak 8 metre çapındaki bir yazı büyük bir alanı işgal ediyor. Dörde veya ikiye bölerek tozlamış olmalılar. Kalemkar ekibi, parça parça yazıyı tozlarken bir yerde sıkıştırmak zorundaydılar ve biz bunu fark ettik. Kendi hattatlar kurulumuzda bunun müzakeresini yaptık ve düzelttik” diye konuştu.

150 yıl önce ana kubbeye yazılan ayetin bir harfinin unutulduğunu gördüklerini anlatan Subaşı, Abdülfettah Efendi’nin en az 30 yazısını incelediklerini ve camideki yazıyı yazdığı zamanlardaki kompozisyonlarında yer alan ”h” harfini elle aldıklarını ve bu harfi olması gereken yerine koyduklarını belirtti.

Subaşı, 3-4 gün içinde iskelelerin tamamen sökülmüş olacağını ve caminin bayram namazına hazır hale getirileceğini sözlerine ekledi.

AA

Popularity: 38% [?]

Mercan Dede müziğini anlattı

16 Kasım 2010

Mercan Dede (Arkın Allen), “Sadece geçmişte kalırsanız söyledikleriniz nostalji olarak kalır. Sadece modern ve şu ana ait bir şey yaparsanız bu sefer de köklerinizden mahrum kalırsınız. Biz bunların ikisi arasındayız” dedi.

Bosna-Hersek’te düzenlenen 14. Caz Festivali için Saraybosna’ya gelen ve burada seyirciyle buluşan Sufi inancına bağlılığıyla tanınan Mercan Dede, müziğe bakışını ve oluşturduğu tarzı AA’ya değerlendirdi.

Bursa’da 1966 yılında doğan ve üniversite yıllarında imkansızlıklar yüzünden plastik su borusundan kendi yaptığı neyiyle başladığı müzik serüveninde dünyanın sayılı sanatçıları arasına girmeyi başaran Mercan Dede, Doğu ile Batı’nın, gelenekle modernizenin buluştuğu Saraybosna’nın icra ettiği müziğe çok benzediğini ifade ederek, “Bu kente ait bir film olsa, Mercan Dede müzikleri çok iyi anlatır burayı” dedi.

Mercan Dede, “müziğinde en çok neyi vurguladığı” sorusu üzerine, öncelikle hayatında her şeyden önce samimiyete önem veren biri olduğunu, samimi olmayan bir insanın dışarıya vereceği şey bulunmadığını vurguladı.

Kendisi için tasavvufun insanın kendi kendini keşfetme süreci olduğunu ifade eden Mercan Dede, Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” dizelerinin çok önemli olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Tasavvuf, kendimizi bulma sürecinde bize bir ayna tutuyor. Sahneye çıktığımız zaman evvelden yaptığımız liste yok, önceden planladığımız bir şey yok. Batı’nın tasavvufla buluşması, tanışmasındaki en güçlü bağlantı bu samimiyettir. Mevlana’nın mesajı, ‘Kim olursan ol yine gel’ sözü ortadadır. Yani bir bölünmüşlük, ayrımcılık yok. Ancak Batılı düşünme tarzı, bölünmüşlük üzerinedir, ‘Doğu vardır, Batı vardır.’ Çünkü onlar dünyayı daha bir çizgi olarak görürler. Ancak Doğulu insanlar hayatı bir semazenin dönmesi gibi daire halinde görür. Tasavvufun herkesi kucaklaması, tüm insanlığı kucaklayan perspektifi çok önemli bir yerde duruyor. O yüzden müziğimiz, söylemek istediğimiz, tasavvufun bahsettiği kendimizi güzelleştirme süreci, yumuşaklık, hoşgörüdür.”

Balkan coğrafyasının son 20 yılda çok acı yıllar yaşadığını, savaşlardan geçtiğini anlatan Mercan Dede, yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış, evlenmiş, eserler üretmiş toplumun bölünmüşlük sürecinin en önemli nedeninin politika olduğunu savundu.

Politika ve sanatın zıt kutuplarda bulunduğuna işaret eden Mercan Dede, “Hiçbir ayrımcılık yapmaksızın, bütün politik söylemler ‘ben’ diye başlıyor, tasavvuf ise benden sıyrılıp ‘biz’ diye hitap ediyor. Batı’ya ‘biz’ kavramını anlatmaya çalışıyoruz, ama ben ney konusunda da tasavvuf konusunda da kendimi emekleme aşamasında görüyorum, kimseye ney ve tasavvuf konusunda bir şey öğretebilecek bilgim yok. Sadece kendim olma sürecindeyim” diye konuştu.

Mercan Dede, “Sadece kendinize ait bir müziği icra ederseniz, ayrım söz konusu olur. Kendilerine ait müziği de bir araya getirip insanlara sunduğunuz zaman, onun adı muhabbet oluyor. Müzikte onu yaratmaya çalışıyoruz” ifadesini kullandı.

-ÇALIŞMALARINDA “SUYUN” ETKİSİ-

Bir soru üzerine, çalışmalarında ve konserlerinde özellikle “suya” vurgu yapmasının gerekçesini anlatan Mercan Dede, “suyun bir arınma olduğunu ve bütün dinlerde de ibadetten önce suyla temizlenme halinin bulunduğunu” söyledi. “Suyun, arınmanın yanında bir değişim olduğunu, maddenin her haline hareket ettiğini kaydeden Mercan Dede, suyla birlikte yağmurun oluştuğunu, tabiata hayat geldiğini söyledi.

Mercan Dede, tasavvufun özünün de tekamül olduğuna işaret ederek, “Her şey değişim içerisinde, bu değişimi yakalayanlar, değişime vesile olanlar, tekamülün bir parçası olanlar, hayatın içerisine bir bahar mevsimini getiriyor” dedi.

Müziğin de geçmişle gelecek arasında bir bağlantı oluşturduğuna işaret eden Mercan Dede, sözlerine şöyle devam etti:

“Sadece geçmişte kalırsanız o zaman söyledikleriniz nostalji olarak kalır. Mevlana’nın söylediği gibi, ‘Düne ait olan dünde kaldı, yeni şeyler söylemek lazım.’ Sadece Batı’ya ait, sadece modern ve şu ana ait bir şey yaparsanız bu sefer de köklerinizden mahrum kalırsınız. Biz bunların ikisi arasındayız. Bizden evvelkiler bizim köklerimizdir. Belki biz ağacın kabuğuyuz, bizden sonraki jenerasyon onlar da ağacın dalları olacaktır, çiçek açacaklar ve meyve vereceklerdir. İşte o tekamülü hareket ettirmek lazım.”

Uzun yıllar önce bir “dörtlemeyle” yola çıktığını ve önce “Ateş”, ardından “Su”, daha sonra da “Nefes” albümünü çıkardığını ifade eden Mercan Dede, “Daha sonra ‘Toprak’ albümünü yaptım. ‘Toprak’ı yapmaya başladığım müzik güzeldi, ancak dinlediğim zaman samimi gelmedi, bu nedenle o albümden vazgeçtim. Demek ki ‘Toprak’ için hazır değilmişiz. ‘Toprak yapmak için, toprak olmak lazım’ diyerek bu albümden vazgeçtim” dedi.

Mercan Dede, “Toprak” albümünden vazgeçtiği sırada, Mevlana’nın 800. vuslat yıl dönümü nedeniyle “800″ albümünün kendisine hazırlatılığını belirterek, bu albümünün dünya müziği listesinde uzun süre birinci olarak kaldığını, ancak bundaki başarının kendisinin değil Mevlana’nın olduğunu vurguladı.

-YENİ PROJELERİ-

“Yeni projeleri olup olmadığı ve farklı müzik tarzı icra edip etmeyeceği” sorusu üzerine Mercan Dede, insanın kendi iç dünyasındaki değişimin sanat eserine de yansıdığına dikkati çekti.

Mercan Dede, “Başkasına ait olan bir şeyi anlatıyorsan zaten kayıptasın. Kendine ait olanı anlatmak lazım, kendine ait olanı anlatırken de içinde yaşadığın değişimleri anlatman lazım” dedi.

Esas ilgi alanının güzel sanatlar olduğunu ve ebru sanatıyla yola çıktığını belirterek, şu anda tekrar resim ve ebru yapmaya başladığını, 2011 yılının mart ayında İstanbul’da ilk resim sergisini açacaklarını kaydetti.

-MERCAN DEDE ANLAŞILDI MI-

Mercan Dede, kendisinin icra ettiği sanatın anlaşılıp anlaşılmadığı sorusunu da “Buldum denilenden uzak durmak lazım, arayanın yanında olmak lazım. Anladım diyen bir hali anlamış oluyor, anlamaya çalışma hali bir gelişim sürecini anlatıyor” diye yanıtladı.

İlk albümünü 15 yıl önce çıkardığı zaman yakın çevresindekilerin “Ney var, elektro saz var. Bu anlaşılmaz, beğenilmez, tutmaz” dediklerini ifade eden Mercan Dede, ancak bunun hiç de söylenen gibi olmadığını belirtti.

Çok konserler verdiklerine, çok değerli sanatçılarla sahne aldıklarına, yaptıkları albümlerin hem Türkiye hem de dünyada büyük ilgi gördüğüne işaret eden Mercan Dede, “Son üç albümün üçü de dünya müzik listelerinde birinci sıraya yükseldi. 800 albümü dünyada en iyi müzik albümü seçildi. Bunlar en azından insanların anlama sürecine katıldıklarını gösteriyor. Ama bir şekilde ‘Mercan Dede projelerini’ destekleyenler kadar eleştirenler de var, bunları da çok önemsiyorum. Öyle yorumlar var ki, bazen anlaşılmadığımı hissediyorum, ama kimseyi yargılamıyorum” dedi.

-”NEYE GÖNÜL VERENLERE DESTEK”-

Kendisinin orta sınıf bir aileden geldiğini, üniversite yıllarında ney alacak parası olmadığı için plastik su borusunu ney şeklinde uyarlayarak müzik hayatına başladığını, o dönemde “ney üflemenin”, “irticacılık” olarak algılandığını anlatan Mercan Dede, ancak şu anda neyin genç kuşak tarafından sevilmesinin mutluluğunu yaşadığını anlattı.

Mercan Dede, 10 yıl önce başlattığı projeyle tamamen kendi imkanlarıyla, kimseden katkı almadan, tamamen neye gönül vermiş, ancak bunu alacak maddi gücü olmayanlara ney hediye ettiklerini de ifade etti.

Bugüne kadar kendi neylerinin de aralarında bulunduğu 200′ün üzerinde neyi maddi gücü olmayanlara hediye ettiğini ifade ederek, “Kendimi neyzen olarak görmüyorum, ama neyi aşkla seviyorum. Neyi genç kuşağa sevdirmek gibi bir görevimiz var” dedi.

-”DÜNYANIN TASAVVUFUN BİRLEŞTİRİCİ KAVRAMLARINA İHTİYACI VAR”-

Mercan Dede, çıkardığı albümlerin dünyada büyük ilgi görmesinin nedenini anlatırken ise dünyanın çok ilginç bir süreçten geçtiğini, artık dünyanın herkesin evi olduğunun anlaşıldığını kaydetti.

Dünyayı çok dolaşan biri olduğunu, son 10 yılda 2 milyon kilometreden fazla yol kat ettiğini belirten Mercan Dede şunları söyledi:

“Dünyanın çevresinin 33 bin kilometre olduğunu düşünürseniz, 50-60 kere dünyanın etrafını gezmiş gibiyim. Dünyayı gözleme imkanım oluyor, küresel ciddi problemlerimiz var. Bu evreler için aslında kriz dönemleri diyebiliriz. Kriz dönemleri aynı zamanda idrakin yükselmiş olduğu bir dönem olmuştur hep. Siyahla beyaz sırt sırtadır. Karanlığın en çok çöktüğü an aydınlığa işarettir. Böyle bir dönemde olduğumuz düşünüyorum. Tasavvuf o kadar evrensel ki, dünyanın şu anda ayrımcı söylemlerin olduğu bir süreçte birleştirici kavramlara çok ihtiyacı var. UNESCO’nun 2007′yi Mevlana yılı ilan etmesi hiç tesadüfi değildi.”

Mevlana’nın insanlara “Türk düşünürü” olarak tanıtıldığını, kendisinin ise bu düşünceye katılmadığını belirten Mercan Dede, “Mevlana, sadece düşünen değil, inandığını da yaşayan bir insandı. Felsefede, manevi-maddi felsefi ayrımlar var. Tasavvuf için böyle ayrımlar yok. İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlıyorsun, bu da çok tehlikeli bir süreçtir” ifadesini kullandı.

-”TÜRKİYE, SON 10 YILDA ÇOK ÖNEMLİ BİR YERE GELDİ”-

Mercan Dede, Türkiye’nin özellikle son 10 yılda dünyada çok önemli bir yere geldiğini, 10 yıl önce dünyadaki festivallere gittikleri zaman pek ilgi çekmediklerini, ancak şimdi bütün ilgi odağının Türkiye’den katılımcılarda olduğunu anlatan Mercan Dede, “İnsanlar muazzam heyecan duyuyorlar. Mega star, pop starlar dahil, herkes İstanbul’a gelmek istiyor” dedi.

Bu ilgide Orhan Pamuk’un Nobel ödülü almasının, Sertab Erener’in Eurovision’da birinci olmasının, Elif Şafak’ın “Aşk”ının etkisinin büyük olduğunu ifade eden Mercan Dede şunları söyledi:

“Batı ilk defa sanki Doğu’yu ve özellikle bizi Oryantalist bakışın dışında daha derin ve içinden bakmaya, anlamaya başladı. Bu önyargıların kırılma sürecidir. Einstein’ın dediği gibi, ‘Bir önyargıyı yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur.’ Onun kırılma süreci yaşanıyor. Bizim de Mercan Dede olarak bu kadar ilgi görmemizin sebebi, müziğimizin içinde kucaklayıcı elementlerin olmasıdır. Kendi kültürümüzü dünyada hareketlendiren etmenlerden sadece kum tanesiyiz.”

AA

Popularity: 26% [?]

Bosna’da istenmeyen bir kuşağın filmi…

16 Kasım 2010

Yusuf Bülbül’ün haberi

Cem Akyoldaş’ın yönettiği ‘Bekle Beni’, Sırp tecavüzü sonrası doğan bir çocuğun, annesini ve öldürmek için babasını aramasını anlatacak.

18 yıl önceydi… Avrupa’nın göbeğinde 30 bin kadın Sırplar tarafından sistematik bir şekilde tecavüze uğramış, binlercesi hamile kalmıştı. Bu utancı intiharla atmaya çalışanların haberleri dalga dalga yayılırken, doğum yapanların çaresizliği yürekleri burkuyordu. İstemiyorlardı kendilerinden doğan çocukları. Ve tabii yetimhaneler ‘istenmeyen’ bebeklerle doldu taştı Bosna’da. Anneler, Sırp askerinin vahşiliğini, kocalarının toplu katliamlarla yok oluşunu gördüler masum bebeklerin yüzlerinde. Süt bile gelmedi göğüslerinden. Derin bir sessizliğe gömülmüştü insanlık. Sonra ne mi oldu? O günün çocukları bugünün gençleri oldu. Yetkililerin ne yapacaklarını kara kara düşündüğü gençler… Yönetmen Cem Akyoldaş, ‘Bekle Beni’ adlı sinema filminde işte bu çocukların dramını anlatıyor.

Oscarlı Angelina Jolie’nin ‘aşk’ peneceresinden baktığı, Emir Kusturica’nın ‘abartılıyor’ sözüyle Altın Portakal günlerinde yeniden tartışılan 1992-1995′teki Bosna katliamı, ilk kez bir Türk yönetmen tarafından perdeye aktarılacak. Senaryosunu Funda Çetin ile Mehmet Akif Turgut’un yazdığı filmde Batuhan Karacakaya (Salih), Berna Laçin (Marija), Orhan Bıyıklı (Teğmen Miloş), Yetkin Dikinciler (Mirsad), Ahu Türkpençe (Nermen) ve Tardu Flordun (Borislav) gibi oyuncular rol alacak. Kasım sonunda ‘motor’ denecek filmin çekimlerinin 45 gün sürmesi planlanıyor.

‘Savaşın her türlüsüne karşıyım. Savaş karşıtı bir film yapmak istiyorum.’ diyen Cem Akyoldaş’ı bu filmi çekmeye iten arkadaşları olmuş. Savaş yıllarında Bosna’da bulunan biri doktor diğeri avukat iki arkadaşı tarafından ikna edilen yönetmenin anlatılanlardan etkilendiği yüzüne ve konuşmalarına yansıyor. “Toplumsal film yapmak isteyen bir yönetmenin bu duruma kayıtsız kalması düşünülemezdi. Kaldı ki Türkiye’de yaklaşık 1 milyon Boşnak yaşıyor. Komşularım ve arkadaşlarım arasında çok sayıda Bosnalı var. Savaş sırasında yaşananlarla ilgili onların acılarına tanıklık ettim.”

‘Bekle Beni’, savaştan çok, bir çocuğun annesini bulma, tecavüz sonucu doğduğunu öğrenince de öldürmek amacıyla biyolojik babasını bulma serüveni aslında. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre 20 bin kadın tecavüze uğradı Bosna’da. Kayıtlara geçmeyenler hariç. Bu kadınların çoğunluğuna gizli kamplarda tecavüz edildi, kürtaj olmaları engellendi. Hamilelikleri 6-7 aylık hale gelince trenlere doldurularak karşı tarafa yollandı. 5 bin kadar tecavüz bebeği doğdu. Bu bebeklerden bunalıma girmiş annelerince öldürülenler oldu. Az bir kısmını anneleri kabul etti. Kabullenilmeyen yaklaşık bin kadar çocuk bugün Bosna-Hersek’teki yetimhanelerde. Çocuklar annelerinin ve babalarının savaşta ölen Bosnalılar olduklarını sanıyorlar. Uzmanlar ikiye bölünmüş durumda. Kimi, bu çocuklara durumun psikolog eşliğinde söylenmesinden yana, kimi ise hiçbir zaman söylenmemesi gerektiğini düşünüyor. 2011 yılında bu çocukların en büyüğü 18 yaşını dolduracak ve yetimhaneden normal hayata geçiş yapacak. Sorun, şimdiye kadar kapalı duvarlar arkasında yaşanıyordu, ama çocuklar yetimhanelerden çıkınca gizlenmesi mümkün olmayacak.

Bekle Beni’de dünyanın dikkatini genelde savaşa, özelde ise savaş tecavüzlerinin sebep olduğu dramlara çekmek isteyen Cem Akyoldaş’ın izleyicilerden tek isteği var: “Bu sınavda herkes sınıfta kaldı. Gelecek nesillere bunu anlatmamız kolay değil. Anlatabilmek için de başımızı kumdan çıkarmanın zamanı geldi. Bir de filmi izleyen herkes, öykünün kendi ülkesinde yaşandığını sansın. Bütün amacım bu.” Kültür Bakanlığı tarafından da desteklenen filme Başbakanlık Tanıtma Fonu, Zaman Gazetesi, Boydak, Bank Asya ve Republic of Bosna IHercegovina destek veriyor. Çekimler Bosna’da; Sarajevo, Zenica ve Tuzla, Türkiye’de ise Sakarya’da yapılacak.

“Savaş suçluları Lahey’de yargılanırsa mutlu olurum”

“Bosna Savaşı’nı anlatan bir belgesel film yapmadığımın farkındayım. Bu sebeple, savaşın nedenleri üzerinde durmadım, hangi tarafın haklı ya da haksız olduğu sorusunu sormadım; sadece ve sadece savaşın sonuçlarından birisini irdeledim. Savaş karşıtı olduğum kadar ırkçılığa da karşıyım. Bu yüzden tecavüz eden tarafın etnik kimliğini ve dinsel tercihini öne çıkarmadım. Belki de en iddialı olduğum şey, filmin tarafsız olduğu gerçeğidir. Topyekûn bir tarafın suçlu, diğer tarafın masum addedilmesi bu filmin amaçlarından biri değil. Savaş suçlularının Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na çıkarılmasına katkıda bulunursam kendimi ayrıca mutlu hissederim.”

Zaman

Popularity: 16% [?]

87′lik dedenin 77′lik kız kaçırma öyküsü

16 Kasım 2010

87 YAŞINDAKİ MUSTAFA DEDE, 77 YAŞINDAKİ AYŞE NİNE’Yİ KAÇIRDI. “AŞKIN YAŞI YOK” DİYE MEŞHUR OLDULAR AMA…

Popularity: 16% [?]

Tarkan’ın kurban gafı çişinden beter!

16 Kasım 2010

Ünlü sanatçı Tarkan’ın vacip olan ilahi emri gelenek sandığı ortaya çıktı. Kurban Bayramı öncesi “Keşke gelenekler değişse ve daha az hayvan öldürsek” diyen Tarkan’ın devirdiği çama bugün gazeteler geniş yer ayırdı. Görünen o ki dini cehaletinin doğurduğu büyük gaf Tarkan’ın başını “çişim geldi” gafından daha çok ağrıtacak. Tarkan yıllar önce Savaş Ay’ın kendisiyle yaptığı röportaj sırasında “çişim geldi” diye koşarak yanıdan ayrılmış ve cahilliğinden dolayı çok kınanmıştı…

Tarkan’ın bugün gazetelerde geniş yer bulan gafıyla ilgili Akşam muhabiri Süleyman Şen’in haberi şöyle:

Popstar Tarkan, önceki gün bir iş gezisi için Paris’e giderken Atatürk Havalimanı’nda görüntülendi. Ünlü şarkıcı, Paris’ten sonra Londra’ya geçeceğini, fakat Kurban Bayramı için Türkiye’ye döneceğini söyledi. Şimdiden bayram mesajını da veren megastar, Kurban Bayramı’nda kesilen hayvanlara dikkati çekerek, ‘Umarım bu bayram olabildiğince az hayvan öldürülür. Haberlerde kurbanlık hayvanları görüyorum. Ölümleri için geri sayımı bekliyorlar. Ama bazı gelenekler maalesef değişemiyor. Keşke biraz değişse ve daha az hayvan öldürsek’ diye konuştu.

ALLİONOİ RANT İÇİN YOK EDİLİYOR

Tarkan, Allianoi ve Hasankeyf antik kentleriyle ilgili düşüncelerini da yineledi. Ünlü müzisyen, ‘Ülkemizde maalesef rant uğruna böyle yerler feda ediliyor. Barajların ömrü 40 yıl. Ama kültürel mirasımız ebediyen yok ediliyor. Olmasa keşke, her şey para değil’ diye konuştu.

Kelebek etkisi!

Tarkan, uçağına binmeden önce Atatürk Havalimanı’nda ‘Kozanın Dönüşümü’ adlı kelebek sergisini gezdi. Kelebekleri incelerken, ‘Hayvanların canlı canlı yakalanıp dondurulması ve sergilenmesi beni üzüyor’ dedi. Üzüntüsü yüzüne yansıyan Tarkan, tabelayı okuyunca biraz rahatlayarak, ‘Burada kelebeklerin yaşam sürelerini doldurdukları yazıyor. Öyle olmasaydı çok üzülürdüm. Doğal yaşam alanlarının korunması önemli’ diye konuştu.

Haber7

Popularity: 34% [?]

Gökbakar, sosyetik lokantada fare şoku yaşadı

16 Kasım 2010

Gökbakar yaşadığı olayı şöyle anlattı: “Armutlu’daki ‘Dükkan’ denilen sosyetik etçiye gittik. Tam yemeğe başlamıştık ki, bir de ne göreyim kocaman bir fare. Masaların arasından geçti gitti. Ben garson bayanı çağırdım, ‘Fare geçti şuradan’ dedim. Kız ne dese beğenirsin. ‘Aaa, ne güzel ben çok severim fareleri’ dedi, yerlere attım kendimi. Diğer garson da ‘Kedi’dir o Şahan bey’ dedi. Bir türlü fare olduğuna inandıramadım.”

Cep telefonun ışığıyla tezgahların altına baktıklarını anlatan ünlü komediyen, “Derken kocaman fare yine çıkıp, ızgaraların altına girdi ve tüm müşteriler fareyi gördü” dedi.

Özür dilemek için yüzde 10, ‘fare indirimi’ yaptıklarını belirten Gökbakar, “Kız bir de bunu gülerek söyledi. ‘Size fare indirimi yaptık Şahan Bey, hak ettiniz’ dedi. İnanabiliyor musun rahatlığı. Şaka gibi. İki kişi 187 TL. hesap ödedik, fareli dükkanda” diye konuştu.

“SAÇLARIMI KENDİM KESİYORUM”

Şahan Gökbakar, magazin muhabirlerinin üzerine araba sürdüğü şeklinde çıkan haberleri de yalanladı. Başarılı sanatçı, “Gazetecilerin üzerine araba sürmek gibi bir şey asla yapmam, arabayı zaten ben kullanmıyorum, şoförüm var. Arabanın içinde 5 tane erkeğiz, magazincilerden kaçmamızı gerektirecek bir durum yok. Ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu” dedi.

Saçlarını ‘Recep İvedik 4′ filmi için kestirmediğini de sözlerine ekleyen Gökbakar, “Saçımı kendim keserim, berbere gitmem. Rahatlık için saçlarımı kısalttım” şeklinde konuştu.

(Bugün)

Popularity: 15% [?]

Huzurevi sakinlerinden kurşun gibi ağır sözler

16 Kasım 2010

-BAYRAMDA YAŞLILARI UNUTMAYIN

Antalya Fethi Bayçin Huzurevi, 123 sakini konuk ediyor. Güne kahvaltı ile başlayan huzurevi sakinlerinden bazıları, sabah sporunun ardından okuma salonunda kitap gazete okumayı, oyun salonunda oyun oynamayı, dinlenme salonunda birlikte vakit geçirmeyi tercih ediyor. Sosyal faaliyetlerin sık yapıldığı huzurevi sakinleri, şimdi yaklaşan Kurban Bayramı’na hazırlanıyor.

Huzurevinde kalmalarından şikayet etmeyen yaşlılar, bayram gibi özel günlerde ise hatırlanmak istiyor. Özellikle de çocuklarını ve torunlarını bekleyen huzurevi sakinleri, ”Burası bizim evimiz, burada yaşamaktan mutluyuz ancak bayramlarda bizleri unutmayın” mesajı gönderiyor.

-”EVLADIN İÇİN BİLE ÜÇÜNCÜ ŞAHIS OLUYORSUN”-

Huzurevi sakinlerinden Şermin Enül, AA muhabirine çocuklarının karşı çıkmasına rağmen kendi isteğiyle huzurevine yerleştiğini ve burada yaşamaktan mutlu olduğunu söyledi.

Oldukça bakımlı görünen 83 yaşındaki Enül, şöyle konuştu:

”Dış kaporta güzel ama içim çürüdü. İki damar tıkalı, kalp kapağım bozulmuş. ‘Hayat arkadaşımız yok’ diyoruz ama, tansiyon, kolesterol, şeker benim yol arkadaşlarım. Burada tertemiz bakılıyoruz. Günde dört çeşit yemek çıkıyor. Kim evinde dört çeşit yemek yiyor? Benim çevrem çok geniş, gelenim gidenim çok ama buradaki insanların genel sıkıntısı, yakınlarının ziyaret etmemesi. Huzurevinde kimsesizler çoğaldı, akrabalar azalıyor. Bazılarının çocuğu bile ziyaretine gelmiyor. Büyüt, yetiştir, bir yaştan sonra kendi evladın için bile üçüncü şahıs oluyorsun. Buradan evlatlara çağrım; anne ve babalarını huzurevinde unutmasınlar. Çocuklarını alıp büyüklerinin ellerini öptürmeye getirsinler. Buradaki insanlar için bayramlar gerçekten çok anlamlı.”

-DUYGULARINI ŞARKILARLA DİLE GETİRİYOR-

Huzurevi’nin en yaşlılarından olan 90 yaşındaki Abdullah Kemal Taşmış ise 16 yıldır huzurevinde kalıyor.

İçindekileri sanat müziğiyle dile getiren Taşmış, huzurevlerinin ziyaretçi profilinin değiştiğini belirtti. Artık huzurevlerini daha çok sivil toplum örgütleri temsilcileri, okullardan öğrencilerin ziyaret ettiğini anlatan Taşmış, her bayram olduğu gibi Kurban Bayramı’nda da huzurevi sakinlerinin diğer ziyaretçilerin yanı sıra ailelerinden birini, özellikle de çocuklarını ve torunlarının gelmesini beklediğini söyledi.

-PET ŞİŞELERİ VAZO YAPIYOR-

Ruhen 20 yaşında olduğunu söyleyen Semiha Vural, pet şişelerle vazolar yapması ve el emeği takılarıyla tanınıyor. Artık elleri titreyen Semiha Vural, ”Eskiden katı atıklardan ne süs eşyaları yapardım, herkes hayrandı bana, artık bu hale geldik. Eskisi gibi değilim” dedi ve hüzünlendi. Semiha Vural da diğer huzurevi sakinleriyle aynı şeyi söylüyor ”Bayramlar sevdiklerimizi görmek için bir vesile.”

-6 ÇOCUĞU VAR 20 YILDIR HUZUREVİNDE-

Polis emeklisi olan 90 yaşındaki Selahattin Şengüler de, kendisini anlatırken en çok çocukluğundan bahsediyor.

Makedonya göçmeni Şengüler, kızını ve torunlarını uzun uzun anlattıktan sonra bayrama beklediğini belirtti.

89 yaşındaki Mustafa Küçük ise Fethi Bayçin Huzurevi’ne Konya’dan gelmiş. 20 yıldır huzurevinde kalan Mustafa Küçük, 6 çocuğu olduğunu ve hiçbirisiyle görüşmediğini kaydetti. Çocuklarına dargınlığını anlatırken içi burulan, gözleri dolan Mustafa Küçük, büyüklerin mutlaka hatırının sayılması gerektiğini ifade etti.

-TORUNLARIYLA İNTERNETTE HASRET GİDERİYOR-

Mehmet Lütfi Dostoğlu ise, kızları ve torunlarıyla internette görüşmek için 60′ından sonra bilgisayar öğrendiğini söyledi.

ASMEK kurslarına giderek bilgisayar öğrendiğini belirten Dostoğlu, ”Kızlarımla ve torunlarımla internet aracılığıyla haberleşiyorum. Sevdiklerimle hasretimi sanal alemden gideriyorum. Gazetelerimi internetten okuyorum. Hastaneye gidecek huzurevi sakinlerine internetten randevu alıyorum” diye konuştu.

Dostoğlu da yaşlıların sadece bayramlarda değil sürekli hatırlanması ve ziyaret edilmesi gerektiğini düşünüyor.

AA

Popularity: 34% [?]

Atatürk’ün hasta günlerinde yaşadıkları

16 Kasım 2010

Şehriban Oğhan’ın haberi

Atatürk’ün, dünyada uzun söylev rekorunu kıran 400 bin sözcüklü ‘Nutuk’u kaleme alışı sırasında yanında olan iki kişiden biri Ali Rıza Erdim. Nam-ı diğer Bebe Rıza. Zira o dönem Köşk’te dört tane Rıza var. Hasan Rıza Soyak (Kalem-i Mahsus), İstanbul Mübayaa (satın alma) memuru Köse Rıza (Özak), Köşk’ün ihtiyarı Ankara Erzak Mübayaacısı Baba Rıza ve evrak katibi Ali Rıza Erdim. Erdim, Ankaralılar küçüklere ‘bebe’ dediği için kendisine öyle seslenildiğini söylüyor. Köşk’ün ‘bebe’si, Atatürk’ün diğer önemli kararında da yanında bulunuyor. İsmet İnönü’nün başbakanlıktan ayrıldığını duyuran izin yazısı onun kaleminden çıkıyor… 

Ali Rıza Erdim, Atatürk’ün hastalık dönemini anlatıyor…

Atatürk’ün hastalık döneminin başlamasıyla ilgili olaylar…
- 1938’de Termal Otel inşa halindeydi. Bir gün “Termal emrinize amade” diye bir haber aldık. İzmit’e, Derince’ye, Ertuğrul ile iskeleye ve Termal’e ulaştık. Otel tamamen bitmemiş fakat her şey tertemiz, hazırlanmıştı. Başvekil Bayar da yanımızdaydı. Doktorlar Nihat Reşat Belger, Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün Termal’deki hususi köşküne gidiyorlar. Orada Paşa’ya bakıyorlar, siroz olduğunu anlıyorlar. O gece Termal’de güzel bir sofra kuruldu, yenildi, içildi. Ankara radyosundan şarkılar dinlendi. Bursa Valisi Şefik Bey, Atatürk’ün geldiğini haber almış, Bursa’ya davet ediyor. Bursa’da iki gün kaldık. Benim Atatürk’ün siroz olduğundan haberim yok. Bursa belediyesi salonunda balo verildi. Ben, Atatürk’ün arkasındayım. Garsonlar, rakı, leblebi getirdiler. Tuzsuz sarı leblebiyi çok severdi. Cebinden mendili aldı. Sofrada mendille burnunu siliyor cebine koyuyor, hemen sofracı mendili alıyor temiz mendil veriyordu. Sonra, anlattılar. Siroz’un en belirgin özelliğiymiş burundan kan gelmesi. Üçüncü gün Dolmabahçe Sarayı’na gittik, orada zatürree geçirmiş galiba. Karnı şişmiş, su falan alındı. Viyana’dan Hitler’in müsaadesiyle iki doktor getirtildi. Fransa’dan gelen Mösyö Fissenger “Benim kliniğime gelirse ben onu Türkiye’ye sağlam gönderirim” demiş. Gönderilmedi.

Gönderilmedi mi, gitmek mi istemedi?
- Gönderilmedi, herhalde hükümet izin vermedi. O zaman uçağa binmek istediği halde izin verilmezdi. İsmet İnönü askeri uçakla gitti geldi. O da binmek istemiş izin verilmemiş. Viyanalı doktorlar yata gittiler, Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nın önünde yatta yatıyor.

Emrediyorum, bana dondurma getirin

Niye yatta yatıyor?
- Belki serinlerim diye. Doktorlar 4-5 saat kaldılar. Neşet Ömer Bey, Akil Muhtar (Özden) Bey, Dr. Mehmet (Kamil) Bey İstanbul’un bütün meşhur doktorları orada. Ecnebi doktorlar, muayene sonunda “Bizim yapacağımız bir şey yok, siz çok iyi bakıyorsunuz. Fakat şefimizi altı aydan fazla yaşatamazsınız” demişler. Hemen Avrupa’ya döndüler. Bizim doktorlar onları Sirkeci’den yolcu etmeye gitmişler. Onlara, “Sakın bir şey vermeyin” diye tembih edilmiş. Atatürk, Neşet Ömer Bey’e soruyor, şu yok, bu yok. “Bana dondurma getir” diyor. “Efendim emir verdiler getirmeyeyim” diyor. “Ben emir veriyorum getir” diyor. Onlar da bardakla getiriyorlar. Sonra Neşet Ömer Bey soruyor, “Nasıl Paşam?” diyor. “Sorma halimizi, perişan olduk, tırnağımızdan girdi saçımızdan çıktı” diyor. Neşet Ömer Bey üzülüyor, dizine vuruyor. Siyahlığı günlerce geçmemiş, çok üzülmüş.

6 ay yaşayacağı söylendiyse moralinde ne gibi bir değişme oldu?
- Nasıl söylediler bilmem ama, “Ben bunu da yeneceğim” demiş, demek ki hasta olduğunu biliyordu.

Atatürk’ün yüksek ateşini itfaiye bile söndüremiyor

Yatta kimler vardı?
-Savarona’da ben nöbetçiyim, bazen Haldun Derin olurdu…Zihni Derin’in (çay sanayiinin kurucusu) oğlu. Hasan Rıza Soyak’ın oğlunun Arnavutköy Koleji’nden arkadaşıydı. Onun kanalıyla Riyaseti Cumhur kalemine alındı (1933). Burada iki sene kaldı, sonra Kalem vasıtasıyla Avrupa’ya gönderildi, maaşı da yollanıyordu. Fransa’da da kaldı. Haldun Derin geliyor, ben gidiyorum. Gece yattım. Baktım gemi harekete hazırlanıyor, giyindim. Savarona’yı gördünüz mü? O muazzam bir gemiydi. Her şey elektrikli. Doğru yukarı çıktım “Said Kaptan hayrola, ne oluyoruz” dedim.

Said kaptan kim, soyadı yok mu?
-Atatürk’ün bir sözü vardı. Karada Sadullah (Albay, Seyrisefain Umum Müdürü), denizde Said Kaptan olduktan sonra ben daima yaşarım” derdi. “Atatürk bunalmış” dedi. Atatürk’ün odasında vantilatör çalışıyordu, ama kâfi gelmediği için odanın etrafına 30 santimetre yüksekliğinde çinkolar içine buz konuyordu. Onunla soğutulmaya çalışılıyordu.

Odanın içi yanıyor yani!
-Said Kaptan’a, “Burası çok sıcak, acaba seyredersek faydası olur mu?” demiş. O da “Olur tabii, Paşam” demiş. “İyi öyleyse, Boğaz’a kadar gidelim” demiş. Marmara’ya doğru 3-4 saat gittik. Tekirdağ’ın ışıkları görünüyordu. Sonra geri döndük. Dolmabahçe’ye demir attık. Sofracı Kamil, Atatürk’ü kucağına aldı, motora (Acar motoru), oradan asansörle yukarı çıkardı. Pehlivan gibi oğlandı.

Hani yabancı casuslarla güreştirdiği oğlan mı?
- Evet o. Rahmetli güreşi çok severdi. Sofracı çocuk onu kucağına almadan önce, yatta çalışan mühendisler vardı, görmesinler diye onları bir yere, kamaraya kapattılar.

En son ne zaman içki içti Atatürk?
- Termal’de teşhis konduktan sonra, son olarak baloda içti. Ölmeden 5-6 ay önce içkiyi bırakmıştı. Atatürk Dolmabahçe’de yatarken, itfaiyeler, denizden su alır duvarlara püskürtürlerdi. Soğuk olsun diye.

Çok zayıflamış mıydı?
- 30 kilo vermişti.

Boylu poslu muydu?
- Boyluydu, güzel adamdı. Erkek güzeli diye ona derlerdi.

Onu en son ne zaman gördünüz?
- Dolmabahçe’deyiz, yedek subaylar, özellikle öğretmenler maaşları verilmediği için Gülhane Parkı’nda toplanmışlardı. Polisler bir ayaklanma falan zannetmişler. Saraya aksettirilmiş mesele. Subaylar saraya yürüyeceklermiş. Ben de o gün nöbetçiyim. Bu askeri toplantılardan, yürüyüşlerden Atatürk kuşkulanmış. Orduya, “Bana bağlılığınızı bildirin” diye tamim göndermiş. Her taraftan bağlılıklarını bildiren yazılar geliyor. Yazılar o kadar çok ki, yoruldum, bıktım…. Saat; 2.00-3.00. Paşa karşıma oturdu. “Erzurum’dan var mı?” diyordu. Erzurum’da Salih Omurtak kumandan. “Var Paşam” dedim. Sayıları okumaya başladım. 22-23… Ben yazı okuyorum diye rakamları okuyorum. “Bu çocuk yorgun yatırın bunu” demiş. Sonra, Atatürk’ün emriyle maaşlar verildi.

Karnı şişmişti fotoğrafçıya izin vermedi

“Hastalığı sırasında Hatay meselesiyle meşguldü. İstanbul’a gittik, hükümete oradaki Fransızlarla görüşülmesi için talimat verdi. Müspet cevap gelmeyince Adana’ya gitmeye karar vermiş. Ülkü küçük, ona “Siz Ankara’ya, ben harbe” demiş. Onlar, Ankara’ya, biz de Eskişehir’den Adana’ya gideceğiz. İstanbul’a gelmeden önce Fevzi Çakmak’a “Sizinle konuştuğumuz esaslar üzerinde harekete geçin” demiş. O da şu: Trakya’daki savaş araçları Adana’ya gönderilecekti. Kesin emir verdiği halde, bunu önlemek amacıyla biz Eskişehir’deyken Tevfik Rüştü, Şükrü Kaya, İsmet Bey Atatürk’ü karşıladı. Onlar bir vagonda görüştüler. Adana’dan vazgeçildi. Biz Mersin’e gittik. Fakat, Adana’da fıkra kumandanı Şükrü Kanatlı bir resmi geçit hazırlamış. Atatürk onu seyretti. O zaman Karnı şişti. Bir fotoğrafçı resmini çekmek istemişti trende, izin vermemişti.”

Hürriyet

Popularity: 17% [?]

Topuklu ayakkabınin bir zararı da stres!

16 Kasım 2010

ABD’deki Teksas Masaj Tedavisi Merkezi Başkanı, refleksoloji uzmanı Mara Nicandro, her 10 kadından 8’inin dar veya yüksek topuklu ayakkabı giymekten dolayı ayaklarında ağrı sorunları yaşadığını ve bu ağrının da strese yol açabileceğini söyledi. Nicandro ayak parmaklarının etrafının ovulmasının baş bölgesini, topuğun ovulmasının göğsü ve ayağın ortasının ovulmasının da karın bölgesini rahatlattığını belirtti.

Diğer stres ve ağrı önlemleri ise şöyle:

-Brokoli gibi lif zengini besinleri tüketmek, mide ağrılarına iyi gelir.

-Egzersiz ve yoga yapın, omuz ağrılarınız dinsin.

-Boyun tutulmasına hidroterapi yapın. 10-60 saniye boyunca ağrıyan kaslarınıza soğuk su tutun. Ağrıya neden olan laktik asit gibi toksinler yok olacaktır.

-Limonlu sıcak su içmek cildi toksinlerden arındırır.

-Sahte de olsa gülün, beyniniz gülmeyi her zaman olumlu algılar.

-Yorgunluğa karşı kas egzersizleri yapın.

-Baş ağrısını nefes egzersizleriyle yenebilirsiniz. Günde 10 dakika boyunca konsantrasyon içinde düzenli nefes alıp vermek kan dolaşımını düzenleyecektir.

(Milliyet)

Popularity: 13% [?]

Töre ve namus intihara yönlendiriyor

16 Kasım 2010

Dicle Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Aytekin Sır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgede intihar oranlarının yüksek olduğunu, yaptıkları araştırmada özellikle kadınlarda intihar oranının erkeklere göre 2 kat fazla olduğunu saptadıklarını söyledi.

İntihara sürükleme veya olaya intihar görünümü vermenin de söz konusu olabileceğini belirten Sır, şöyle dedi:

”Kişi zehirli buğdaydan ekmek yapıyor, ondan sonra onu kadına yediriyor. Kadın fare zehiri içmiş diye hastaneye gönderiliyor. Bunların kurtarılması şansı olmuyor. Başka yöntemde de kadına ‘al namusunu temizle’ diyorlar. Bu işi kadına bırakıyorlar. Kadın psikolojik olarak intihara hazırlanıyor. Kadına kötü davranıyorlar, baskı kuruyorlar. Kadın psikolojik baskıya dayanamayarak intihar edebiliyor. Bunların ortaya çıkması çok zor. Çünkü kanıt yok. Bunu kanıtlamak çok zor. Özellikle kadınlara ait intihar vakalarının çok daha titizlikle incelenmesi gerekiyor.”

-”İNTİHAR DEĞİL CİNAYETTİ”-

Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Doç. Dr. Rüstem Erkan da 2000-2001 yılları arasında Batman’daki kadın intiharları üzerine araştırma yaptıkları zaman şüpheli bazı intihar vakalarının bulunduğunu, daha sonra aydınlanan bu intiharların, intihar değil de cinayet olduğunun tespit edildiğini söyledi.

Yüksekten atma, öldürüp intihar süsü verme, bir de intihara zorlananların bulunduğunu anlatan Erkan, en önemli olanının intihara zorlananlar olduğunu, herhangi bir nedenden dolayı özellikle bekaret, namus gibi meselelerinde bunların ortaya çıktığını kaydetti.

Aileden birinin zarar görmemesi için kadının intihara zorlandığını ifade eden Erkan, şöyle konuştu:

”Kadına diyorlar ki ‘sen intihar et’. Aileden biri suç işlemesin diye o işi kişinin kendisine yaptırıyorlar. İntihara zorlananlar var. Butür olayların özellikle kırsal kesimde üzerinin kapatılması çok daha kolay. Bölgede genç kız ve kadın intiharının yüksek olmasının nedeninin altında eşi, ebeveynler tarafından intihara zorlanma gibi bir durum da var. Sadece intihar edeceksin demek de değil. Kadının artık yaşamdan bıktıracak duruma getirilmesi, başka çıkış bulmaması, iyice kuşatarak da kadın intihara sürükleniyor. Örneğin evden dışarı çıkarmıyor, bir yere hapsediyor, sürekli kilitli tutuyorsa bu tür yollarla kadınlar intihara sürükleniyor. Bunların ortaya çıkması çok zor ve kayıtlara intihar olarak geçiyor. Aile tarafından öldürülerek intihar süsü verilen olaylar da var. Onların bir kısmı aydınlanıyor. Ama baskıyla intihara sürüklediği zaman kayıtlara intihar olarak geçiyor. Bunun maddi bir delili yoktur.”

-”SERT BİR DUVARLA KARŞILAŞIYORLAR”-

Erkan, silahla kadının intihar etmesinin çok az olduğunu, bu yöntemi genellikle erkeklerin kullandığını anlatarak ancak silahla intihar eden kadınların da ortaya çıktığını vurguladı.

Töre ve namus cinayetlerinin önüne geçmek için toplumsal yapının değişmesi gerektiğini, kadın ve ailenin üzerindeki kontrolün, geniş bir çevrenin kontrolü ve geniş bir çevrenin sorunu olarak görüldüğünü anlatan Erkan, bu nedenle işlerin bu noktaya getirildiğini bildirdi.

Çekirdek aile yapısı ve bireyleşmeyle bu sorunun giderilebileceğini belirten Erkan, bir kişinin davranışında bütün aşiretin sorumlu olması, karar alma mekanizmalarına bütün aşiretin girmesinin kadına yönelik baskıyı arttırdığını, aileler çekirdek aile yapısına dönüştükçe baskının ve kontrol mekanizmasının da azalacağını dile getirdi.

Bölgede özellikle Diyarbakır ve Batman’da hızlı bir değişim olduğunu, bu değişime direnen bir yapının bulunduğunu aktaran Erkan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

”Kadınların talebi yükselmiş. Değişmek isteyen, başka türlü yaşamak isteyen bir kadın var. Aynı zamanda da çok sert bir geleneksel yapı ile karşılaşıyor. Bu geleneksel yapı kırmaya çalışan bir yapı var. Bunu kırmaya çalışınca sert bir duvarla karşılaşıyor. Böyle olunca bu tür sorunlar ortaya çıkıyor. Ama değişim eğilimi yüksek.”

Özellikle genç kadın intiharlarına mutlaka şüpheyle bakılması gerektiğini dile getiren Erkan, ”Bir fail bulmadan öte o çevrede neler olmuş ona bakmak gerekiyor. Kadını o ortama getiren mutlaka bir yapı ve durum ortaya çıkmıştır. Onun için şüpheyle bakmak bu sorunun çözümü için de yararlıdır. Böyle durumları çok doğal karşılamamak lazım” diye konuştu.

-ŞEKİL VE YÖNTEM DEĞİŞTİ-

Bağlar Belediyesi Kardelen Kadın Evi Koordinatörü Mukaddes Alataş da kadın intiharında şüpheli vakaların bulunduğunu, cezalar ağırlaştırıldığı için töre ve namus cinayetlerinin şekli ve yönteminin değiştiğini söyledi.

Töre ve namus cinayetlerinin bazen 14-15 yaşındaki çocuklara yaptırıldığını, cezalar ağırlaştırılınca kadının ya intihara zorlandığını ya da intihar süsü verilerek öldürüldüğünü vurgulayan Alataş, bunların organizeli olduğunu belirtti.

Bütün vakalara şüpheyle baktıklarını anlatan Alataş, şöyle konuştu:

”Bir kadın intiharına şüpheli bakmak gerekiyor. Kadına yönelik çalışma yapan kurumların şüpheli bakması lazım. Şüphelerin bir araya getirmesi gerekiyor. Çoğunda zorlama var, mahalle baskı var. ‘Kim ne der’ gibisinden baskı var. Evin içerisinde tecrit edilme var. Kadınlar intihara itiliyor. Aile fertlerinden birinin cinayeti işlemesi ve intihar süsü verilmesi olayları da yaşanıyor. Mesela ‘kadın silahla kendisini vurmuş’ diyorlar. Kadın uzun namlulu bir silahı kendisine doğrultamaz. Kendisine doğrultsa bile eğer solak ise sağ eliyle kendisine ateş edemez. Böyle bir vaka vardı. Bir vakada da kadına önce tecavüz etmişlerdi, sonra da intihar süsü vererek öldürmüşlerdi. Ancak daha sonra Adli Tıp Raporunda ortaya çıktı.”

-GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASI ÇOK ZOR-

Diyarbakır Barosu Kadın Komisyonu Başkanı Zeynep Atlı Alar ise özellikle intihara sürüklenen kadınlar konusunda olayın gerçek yüzünü öğrenemediklerini, bu tür olayların yargı boyutuyla ilgilendiklerini, bu tür vakaların şekil değiştirerek karşılarına çıktığını söyledi.

Genellikle bu tür olayların aile içi olduğu ve ailenin fail ile aynı görüş içerisinde olduğunu anlatan Alar, ”Bunun sebebini bizim bilmemiz çok zor oluyor. Bunlar planlanarak yapılıyor. Kaza veya intihar süsü veriliyor. Ama bu gerçeğin ortaya çıkması aile içi ve namus sorunu olduğu için çok zor oluyor ” dedi.

AA

Popularity: 22% [?]

Sitemizi kişi takip ediyor.Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi girin sitemize yeni eklenen içerikten haberiniz olsun...

Sitemize üye olduktan sonra, e-posta adresinize bir onay maili gelecek. O maili onaylamazsanız, üyeliğiniz tamamlanmaz. 

SohbetClub.Net Anket

How Is My Site?

View Results

Loading ... Loading ...