Ekim 2010 ayında yazılan yazılar...

Fantastik Origamiler – Fotogaleri

17 Ekim 2010

fotogalerimizi ziyaret ediniz…

Popularity: 1% [?]

Ne için inşallah ne için maşallah demeli

17 Ekim 2010

Aslıhan Köşşekoğlu‘nun haberi

Bir şeyi çok beğendiğimizde hemen ‘maşallah’ diyoruz, gerçekleşmesi muhtemel bir durum karşısında ‘inşallah’ dökülüyor dudaklarımızdan. Peki, bu kelimeleri kullanmanın ehemmiyetini biliyor muyuz?

Her zaman söylediklerimizin farkında olarak mı konuşuyoruz? Cevap ‘evet’ ise neden “Sözlerin beni çok kırdı.” tarzında cümleler kurulur hayatta? Öyle ya, bir insan bile isteye sözleriyle başka bir insanı neden incitsinss? Ancak maalesef bir anda birçok işle meşgul olduğumuz günümüz dünyasında sözlerimizi her zaman ölçüp tartamıyoruz. Kelimeler bazen hedef şaşırıyor ve kırgınlıkların, dargınlıkların kapısını çalıyor. Kırıcı sözleri hayatımızdan atmayı ümit edelim ve güzel kelimelerden, cümlelerden bahsedelim.

Her zaman kötü sözleri alışkanlık edinmiyoruz ne de olsa. Dilimize dolananlar arasında bir Müslüman’ın ağzına en çok yakışan kelimeler de var. Mesela gün içinde kaç kere “İnşallah, maşallah, hayırlısı, Allah razı olsun” dediğimize dikkat ettiniz mi hiç? Bunlar ve benzeri dua, temenni kelimelerini gün içinde sıkça dillendiriyoruz birbirimize karşı. Bir yakınımız hastalandığında geçmiş olsun yerine “Allah acil şifa versin.”, yolculuğa çıkan birine “Allah yolunu açık etsin, hayırlı yolculuklar.” diyoruz. Yani kul olarak her daim Allah’ı anıyor, ondan istiyor, ondan bekliyoruz. Bu kelimeleri elbette iyi bir niyetle dile getiriyoruz. Ama her zaman bilinçli olarak söyleyip söylemediğimize dair kafa yordunuz mu? Öyle ya, bazen kaçış cümlesi olarak da çıkıveriyor ağzımızdan. Kararsız kaldığımız bir durumda “Hayırlısı olsun!” ya da “Allah bilir.” deyip geçiyoruz. Şuurunda olsak bile bu sözleri kullanmanın ehemmiyetini ya da tam olarak ne anlama geldiklerini biliyor muyuz? Soruları burada keselim ve sözü ilahiyatçılara verelim… a.kossekoglu@zaman.com.tr

***

Dil alışkanlığı ibadete dönüşebilir

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Davut Aydüz, öncelikle bir Müslüman olarak ağzımızdan çıkan her kelimeye dikkat etmemiz gerektiğini söylüyor. Gelişigüzel konuşmak hem doğru değil hem de bazen bunlar bizi günaha sokabilsir. Aydüz, güzel kelimeleri alışkanlık haline getirdiğimizde sevap bile kazanabileceğimizi belirtiyor ve Bediüzzaman Said Nursi’nin sözlerini hatırlatarak şöyle diyor; “Günlük âdetlerimiz ibadetlere dönüşebilir. Mesela herkes birbirine selam verir, ayrılırken bir şeyler söyler. Ama biz, karşılaştığımızda peygamberimiz (sas) gibi selam verirsek, ayrılırken onun gibi söyler, yemeğe başlarken, yemekten kalkınca onun gibi konuşursak bütün bu alışkanlıklarımız/âdetlerimiz bizim için ibadet olur ve bize sevap kazandırır.” Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın da Allah’a inanan ve seven bir Müslüman’ın, sevgisini söz ve davranışlarıyla ortaya koyduğunu söylüyor. Aydın, “Kişi, söz ve davranışlarıyla Allah’ı hatırlar ve O’nu hoşnut etmeye çalışır.” diyor.

Anlamını bilmeden kullanmak sakıncalı mı?

Bu kelimeleri gün içinde sıkça kullanıyoruz ama her zaman dilimize düşenin bir dua olduğunu ya da Allah’ın adını andığımızı fark etmiyoruz, tam olarak hangi anlama geldiğini bilmiyoruz. Prof Dr. Davut Aydüz’e göre bu kelimeleri anlamını bilmeden söylemenin de sevabı var. Manasını bilmesek, aklımız istifade etmese bile ruhumuz, kalbimiz, manevi duygularımız, yani letâifimiz istifade ediyor. Bir de kullandıkça bilmeyen kimselere öğretmiş, bilip kullanmayan veya unutanlara hatırlatmış oluyoruz. Aydüz; “Yoksa bizim bazı meslektaşlarımızın dediği gibi, manasını bilmeden Kur’an okumanın bir faydası yok, öyleyse okumayın diyemeyiz.” diyor. Mehmet Zeki Aydın ise konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor ve “Müslümanlar, bilinçli yaşayan kimselerdir. Bilinçli insan, ezbere yaşamayan kişi demektir. Bilinçli yaşamak, ne yaptığının farkında olmak, yaptıklarının hesabını verebilmek demektir. Ezbere yaşayanlar, yaptıklarının sebep ve sonuçlarını dikkate almayan kimselerdir. Bu nedenle, farkında olarak ya da olmayarak kullandığımız dinî içerikli sözler sorumluluk gerektirir. Örneğin, bir insanın bilmeyerek, ‘Allah’ın bile unuttuğu bir yer’ demesi, inanç bakımından çok tehlikelidir.” diyor.

Hangi kelime ne anlama geliyor?

İnşallah: Allah dilerse demektir. Yapmaya niyetlendiğimiz işlerin hayırla neticelenmesi için kullanılır.

Maşallah: Allah’ın dediği olur demektir.

Allah rahmet eylesin: Vefat eden bir Müslüman için kullanılan bir dua cümlesidir.

Çok sükür: Bu söz de daha çok ‘Nasılsınız?’ sorusuna cevap olarak kullanılır. Şükür ifade eden güzel bir deyimdir.

Maazallah: “Allah korusun, Allah esirgesin” anlamına gelir. Allah’a sığınma cümlesidir.

Hayırlısı: Allah hayırlısını versin manasında bir tevekkül cümlesidir.

Hamd olsun: Şükürden daha kapsamlıdır. Allahu Teala’yı övmek demektir.

Günlük yaşamda kullandığımız diğer ‘hayırlı’ sözler: Allahaısmarladık, Allaha emanet, Allah razı olsun, Allah şifa versin, Nasipse, Süphanallah, Elhamdülillah, Eyvallah, Amin, Allah yardımcın olsun, Allah ne muradın varsa versin…

(Zaman)

Popularity: 7% [?]

Süleymaniye’nin kubbesindeki süsleme tartışması

17 Ekim 2010

Ülkü Özel Akagündüz‘ün haberi

Ancak yaklaşık 1,5 asır önce İtalyan Mimar Fossati’nin ana kubbeye çizdiği Barok-Rokoko süslemelerin kaldırılmaması yeni bir tartışma başlattı. İşlemelerin Mimar Sinan’ın felsefesine aykırı olduğu ve cami bütünlüğünü bozduğu belirtiliyor. Sanat tarihçileri ve mimarlar iskeleler sökülmeden ana kubbenin aslına uygun şekilde Osmanlı-Türk üslubuyla yeniden tezyin edilmesini istiyor.

Beş asırlık Süleymaniye Camii’nde ana kubbe dahil cami içi tezyini ilk olarak Mimar Sinan’ın arkadaşı, devrin baş nakkaşı Kara Memi tarafından yapıldı. Ancak zamanla dökülen bu kalem işleri kapatılarak ana kubbe Padişah Abdülmecit döneminde İtalyan mimar Fossati tarafından barok-rokoko üslubuyla tekrar tezyin edildi. Üç yıldır süren restorasyon kapsamında ise bu tezyinlerin barok-rokoko üslubuyla aynen bırakılması ya da 5 asır önceki haline çevrilmesi tartışması başladı. Restorasyonu biten camide şimdi gözler ana kubbede. Sanat tarihçileri ve mimarlar iskeleler kaldırılmadan ana kubbenin Osmanlı-Türk üslubuyla yeniden tezyin edilmesini istiyor.

Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseri olarak bilinen Süleymaniye Camii’nin restorasyonu tamamlanmak üzere; ancak İtalyan mimar Fossati’nin 1860′lardaki tadilatta ana kubbeye çizdiği barok-rokoko süslemeler yeni bir tartışma başlattı. Üç yıldır süren restorasyon çalışmaları kapsamında ana kubbede yer alan ve Mimar Sinan’ın felsefesine aykırı şekilde cami bütünlüğünü bozduğu düşünülen barok ve rokoko usulü süslemelerin değiştirilmediği ortaya çıktı. Sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. Gönül Cantay’ın muhalefetine rağmen barok kalem işlerinin camide esas teşkil edecek biçimde kalıcı olarak sunulması yönünde karar veren Süleymaniye Camii bilim kurulu, bu uygulama için Anıtlar Kurulu’ndan izin almadı. Bilim kurulunun yalnızca revaklı avludaki kapı üzeri kubbeleri ve son cemaat yeri kubbelerindeki kalem işleriyle ilgili onay aldığını belirten bir yetkili; “Esas olan, bilim kurulunun ana kubbedeki tezyinatla ilgili bir veya birkaç öneri sunması; ama son kararı Anıtlar Kurulu’nun vermesidir. Ancak konuyla ilgili Anıtlar Kurulu bilgilendirilmemiş ve kuruldan herhangi bir karar çıkmamıştır, dolayısıyla Anıtlar Kurulu by-pass edilmiştir.” diye konuşuyor.

Mevcut süsleme bu esere yakışmıyor

Süleymaniye’de üç yıldır devam eden restorasyonun son üç ayında kalem işleri danışmanı olarak görev alan nakkaş Semih İrteş de mevcut süslemenin Süleymaniye gibi bir esere kesinlikle uygun olmadığını söylüyor. Süslemenin kubbeyi caminin estetiğine aykırı olacak biçimde basık gösterdiği görüşünde. 19. yüzyılda İstanbul’daki bütün yapıların elden geçtiğinin ve tamiratın o dönemin modasına uygun olarak Batı üslubunda yapıldığının altını çizen İrteş, bugün bu yanlıştan dönülebileceğine ve ana kubbenin Mimar Sinan dönemindeki klasik nakışlarla tezyin edilebileceğine dikkat çekiyor. Fossati’nin süslemesinin ince bir bölümü açıkta kalacak şekilde kapatılmasının restorasyon ilkelerine aykırı olmadığının da altını çizen Semih İrteş sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ana kubbede bugün artık izine rastlanmayan nakışlar Kanuni’nin baş nakkaşı ve Mimar Sinan’ın arkadaşı Kara Memi’ye aittir. Onun üslubu cami içinde aşikâr biçimde görünmekte. Biz bu üslubu bilirken hatta Süleymaniye için tutulan masraf defterlerinden yola çıkarak kubbedeki tezyinatın ne kadar olması gerektiğini bile hesap edebilirken ana kubbe için fevkalade bir restitüsyon yapabilirdik.”

İskeleler inmeden çalışma yapılmalı

Restorasyonun hat danışmanlığını son aylarda üstlenen Prof. Hüsrev Subaşı da, musikîden şiire nice esere ilham veren Süleymaniye’nin kıyamete dek görülmeye değer güzellikte anıtsal bir eser olduğunu hatırlatıyor. İskeleler inmeden kubbenin orijinal haline getirilmesi gerektiğini anlatan Subaşı, “İskeleler indikten sonra tekrar kurulması çok zor. Ana kubbe tamamlandı, iskele inmeye başladı. Tabii ki 1958 restorasyonunda ortaya çıkarılan mevcut klasik tezyinatla 1860′ların modasını yansıtan Fossati süslemeleri arasında bir felsefî uyum ve tezyînî bütünlükten söz edilemez. Keşke daha önceden bir çözüm bulunabilseydi. Bir başka Süleymaniye daha yok çünkü…”

Süleymaniye için kendi dönemine en yakın tezyinatı uygun bulanlardan biri de yüksek mimar Prof. Suphi Saatçi. Sadece Süleymaniye’nin değil, klasik dönem camilerinin çoğunun barok süslemeyle allak bullak edildiğini söyleyen Saatçi; “Fossati’nin çizimi elbette tarihi değer taşıyor, ama Süleymaniye’nin özgünlüğü açısından önemli olduğu söylenemez. Kapatılarak koruma altına alınmalı ve tezyinatta orijinale yaklaşılmalıdır.” diyor.

(Zaman)

Popularity: 15% [?]

Altın Portakal’ın ‘En İyi’leri GALERİ

17 Ekim 2010

Türkiye’nin en uzun soluklu sanat etkinliği olan Altın Portakal Film Festivali’nin 47′ncisi Cam Piramit Sabancı Kongre ve Fuar Merkezi’nde düzenlenen Kapanış ve Ödül Töreni ile sona erdi.

5 gün süren festivalin Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması, Uluslararası Uzun Metrajlı Film Yarışması, Belgesel Film Yarışması ve Kısa Film Yarışması ile özel kategorilerde ödül kazanan sanatçılar ve filmler şöyle:

En İyi Film: ”Çoğunluk”

En İyi İlk Film: ”Gişe Memuru”

En İyi Yönetmen: Seren Yüce (Çoğunluk)

En İyi Senaryo: Mert Fırat-İlksen Başarır ”Atlıkarınca”

En İyi Görüntü Yönetmeni: Ercan Özkan ”Saç” ve ”Gişe Memuru”

En İyi Müzik: Mircan ”Karbeyaz”

En İyi Kadın Oyuncu: Claudia Cardinale ”Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”

En İyi Erkek Oyuncu: Serkan Ercan ”Gişe Memuru” ile Bartu Küçükçağlayan ”Çoğunluk”

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Ayşen Gruda ”Kağıt”

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Cengiz Bozkurt ”Kavşak” ve Rıza Akın ”Saç”

En İyi Kurgu: Aylin Zoi Tinel ”Gölgeler ve Suretler”

En İyi Sanat Yönetmeni: Nihat Düşko ”Hayde Bre”

Jüri Özel Ödülü: ‘Press”

Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: Aram Dilbar ”Press” ile Zeynep Oral ”Atlıkarınca”

Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Elvan Albayrak Arca ”Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”

Kent Konseyi Ödülü: ”Kavşak”

SİYAD Ödülleri:

Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması En İyi Film: ”Gölgeler ve Suretler”

Uluslararası Uzun Metrajlı Film Yarışması En İyi Film: ”Sineklik”

ULUSLARARASI UZUN METRAJLI FİLM YARIŞMASI ÖDÜLLERİ

En İyi Film: ”Güzel Bir Hayatı Düşlerken” ve ”Tümen Nehri”

En İyi Yönetmen: Lancelot Von Naso ”Ateşkes”

En İyi Erkek Oyuncu: Nik Xhelilaj ”Arnavut”

En İyi Kadın Oyuncu: Emma Suarez ”Sineklik”

Gençlik Jürisi Ödülü: ”Vittorio Meydanı’nda Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması”

DİĞER ÖDÜLLER

Halkın Portakalı: Son Helva (Karambol ekibi)

En İyi Belgesel: ”Anadolu’nun Son Göçerleri: Sarıkeçililer” (Yüksel Aksu)

En İyi İlk Belgesel: ”Ofsayt” (Reyan Tuvi), ”Herkes Uyurken” (Erdem Murat Çelikler)

Belgesel Jüri Özel Ödülü: ”Ordu’da Bir Argonot” (Rüya Arzu Köksal)

En İyi Kısa Film: ”Kar” (Erol Mintaş)

Kısa Film Övgüye Değer Jüri Özel Ödülü: ”Dönüşü Olmayan Yolculuk” (Güçlü Yaman)

Dijital Film Akademisi: ”Bisiklet” (Serhat Karaaslan) ve ”Teneke” (Bora Yüksel)

Popularity: 13% [?]

Yavuz Bülent Bakiler şair mi, yazar mı söz ustası mı

17 Ekim 2010

Şair-yazar Yavuz Bülent Bakiler için ”Saygı Gecesi” düzenlendi.

Gecede konuşan Bakiler, Türk dilinin, Türk halkının kitap okuma alışkanlığı olmaması nedeniyle kan kaybettiğini belirterek, ”Yıllarca uğraşıp dilimize soktuğumuz, işlediğimiz kelimeleri, ‘Bunlar eski kelimelerdir’ diyerek dilimizden çıkartmaya çalışıyoruz ve yerine uyduruk kelimeler getiriyoruz” dedi.

Edebiyata ilgisinin çocukluk yıllarında başladığını, halk edebiyatını annesinden duyduğu türküler ve masallarla tanıdığını anlatan Bakiler, bir toplumun ayakta kalabilmesi için dili ve edebiyatının sağlam olması gerektiğini söyledi.

Yıllarca bu duyarlılıkla hareket ettiğini ifade eden Bakiler, Türk dilinin güzelliklerini anlatarak, eski eserlerden örnekler verdi.

Yazar Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda, Türkolog Meryem Aybike Sinan, Bakiler’in nesirlerini anlattı.

Bakiler’in şairliği gibi yazarlığının da son derece güzel olduğunu kaydeden Sinan, 12 yaşındayken okuduğu ”Türkmenistan Türkmenistan” adlı eseriyle Bakiler’i tanıdığını, kitaptaki anlatımı çok beğendiğini ve o günden beri Bakiler’in tutkulu bir okuyucusu olduğunu söyledi.

Yavuz Bülent Bakiler’i ”Sözcüklerin efendisi” olarak nitelendiren Sinan, ”Bana Bakiler şair mi, hatip mi, söz ustası mı deseler, üçünde de son derece usta olduğunu söylerim” diye konuştu.

Gecede, yazar İsa Kocakaplan ile şair Ali Hakkoymaz da Bakiler’in sanatsal yönüyle ilgili düşüncelerini dile getirdi.

Ebru sanatçısı Hikmet Varoşlu, Bakiler’e bir ebru tablosu hediye etti. Toplantı sonunda katılımcılara Bakiler’in ”Harman” adlı şiir kitabı verildi.

AA

Popularity: 27% [?]

Aile boyu filmde rol aldılar

17 Ekim 2010

Türk Sineması’nda artan üretim, teknolojik olanakların kullanıldığı yenileşme ve genç yönetmenlerin ilk filmleriyle ortaya koydukları farklı sinema bakış açılarını ortaya koyan 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, bu yıl ilk kez aynı yarışmada iki kadın yönetmeni de ağırlıyor.

İkinci uzun metrajlı filmi ”Atlıkarınca” ile katılan İlsen Başarır’ın yanı sıra kadın yönetmen Belma Baş da ilk uzun metrajlı filmi ”Zefir” ile festivalde Türk sinema izleyicilerine tanıtıldı.

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olan ve ”Kurtuluş” filminde figüran olarak rol aldıktan sonra sinema yolculuğuna farklı alanlarda başlayan Belma Baş, ilginç bir oyuncu kadrosu yeraldığı ilk uzun metrajlı filmi ”Zefir”i, AA muhabirine anlattı.

-”AİLEYLE ÇALIŞMAK ZORDU AMA SONUÇ HEPİMİZİ TATMİN ETTİ”-

Aldığı eğitim nedeniyle 19. yüzyıl romantik edebiyatından çok etkilendiğini anlatan Belma Baş, dağlar ve doğa temasını kullanarak, filminde ölüm, ayrılık, sevdiklerinden ayrılma korkusu ve bir çoğunun yalnızlığını işlediğini söyledi.

”Zefir” filmiyle birlikte kendi anılarını ve ailesine dair anektodlar ile düşler ve gerçekleri birleştiren bir dünya kurma arzusunu ortaya koyduğunu ifade eden Baş, filmi ata yadigarı yayla evlerinde çektiğini, oyuncuların da annesi, babası ve kardeşinden oluşan aile bireyleri ile yöredeki bazı insanlar olduğunu kaydetti. Baş, filmdeki tek profesyonel oyuncunun ise Vahide Gördüm olduğunu vurguladı.

Vahide Gördüm’ün, annesinin geçliğine çok benzediğini, Gördüm’ün varlığından da esinlenerek başrolü oynadığı karakteri oluşturduğunu kaydeden Belma Baş, ilk uzun metrajlı filmi ve aile bireylerine rol vermesiyle ilgili yaşadığı zorlukları şöyle anlattı:

”İlk kez kısa filmim ‘Poyraz’da amatör insanları oynattım. İlk uzun metrajlı filmimde de ailemi oynatmayı düşünüyordum. Altından kalkamam diye korkuyordum ama bu filmde onlardan başkası olamazdı. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde ailesini kullanmasındaki sıcaklığı beni cesaretlendirdi. Kendi ailemde de o potansiyeli gördüğüm için beraber çalıştık. Filmin öyküsü yaşadığım coğrafyada geçiyor. Bu filmde bölgenin insanları doğal halleriyle olmalıydı. Zorluklar yaşadık ama hepimiz için tatmin edici oldu.”

Belma Baş, oyuncu yönetiminin kendisinin en fazla önemsediği ve kendisini geliştirmeye çalıştığı bir alan olduğunu belirterek, ”Yönetmenlik sanatını, oyuncu yönetim sanatı olarak görüyorum. Yönetmenin sette iktidar olması gerekmez. Tam tersine, ekranda bütün olayı taşıyacak olan oyuncularına yönelmesi, derdini anlatabilmesi, o anları yaşayabilecek, oynamadan da var olabilmeyi başaran insanların kamera önünde olması temel kaygım” dedi.

”Zefir” filminin devamı niteliğinde birbirine bağlantılı yeni bir film çekmeyi daha düşündüğünü anlatan Baş, sinemadaki hedefini şöyle anlattı:

”Yapabileceğim bütün filmlerin, birbirini tamamlayan filmler olmasını hayal ediyorum. Hepsini, ”Kadın Kahramanın Rüzgarlar Aşırı Yolculuğu” başlığı altında, birbirine bağlı hikayelerle çekmek istiyorum. Kadın kahramanın yolculuğunu ölüm temasıyla birleştirerek, bu temaların peşinden gitmeye kendimi motive ediyorum. Aynı temaları ve tarzı devam ettireceğim.”

-”SİNEMA KANIMA GİRDİ”-

”Kurtuluş” filminin figürasyonunda yer aldığını, ailesinde de sinema öğrencileri bulunduğunu kaydeden Baş, şöyle devam etti:

”Figüranlık yaptığım sette kanıma girdi sinema. Uzun süre sinema kurumlarında çalıştım. Türk Sineması’na kendini adamış bir pozisyonda festival organizasyonlarında, sinema eğitim seminerlerinden faaliyetler yürütüm. Sinema sektöründen vakıf ve sivil toplum kuruluşu çalışanı olarak ayrılıp, kendi projelerime yöneldim.”

Kadın yönetmen olmak ve festivalde iki kadın yönetmenin filmlerinin yarışmasıyla ilgili soruya da Belma Baş, böyle bir ayrımı doğru bulmadığını belirterek, şu karşılığı verdi:

”Erkekler giderek azınlığa düşebilir. Türkiye’de çok sayıda kadın yönetmen film üretiyor. Festivallerde de yarışıyorlar. Antalya’da ilk kez iki kadın yönetmen bir araya geldi. Sinemada, kadın ya da erkek yönetmen tanımının yapılmadığı bir günün özlemi içindeyim.”

Filminin Altın Portakal Film Festivali’nde yarıştığını ve festivallerde sürprizlerin olabildiğini belirten Baş, ”Tabi ki umudumuz elimiz boş gitmemek. Festivaller tarihinde sürprizler oluyor” dedi.

Filmde ”Zefir” karakterini canlandıran 13 yaşındaki oyuncu Şeyma Uzunlar da, Belma Baş’ın kısa filminde rol aldıktan sonra ilk kez uzun metrajlı filmde yer aldığını belirtti. Uzunlar, ”Filmde olmaktan büyük mutluluk hissettim. Bundan sonra önce okul, sonra sinema olacak” diye konuştu.

-”70 YAŞINDA OYUNCU OLDUK”-

Filmin oyuncularından yönetmen Belma Baş’ın babası Rüştü Baş da, sinemanın zor bir iş olduğunu, çekimlerin tamamının günlerce süren yağmura rağmen özverili bir çalışmayla ortaya çıktığını söyledi.

Aile ile oynama ve aile bireylerinin filmde rol almasının kolay olmadığını anlatan baba Rüştü Baş, yaşadıkları süreci şöyle anlattı:

”Senaryo tekstlerini elime aldığımda kızım ve yönetmenim Belma’ya ‘ben bunları ezberleyemem dedim’ ama zamanla özümsedim ve rolümü yaşamımın içinde hissettim. Gazetecilik geçmişim ve 70 yaşından sonra, eşimle beraber oyuncu olduk. Hepimizin çocukluğundan bu yana hayal ettiği şeyleri yaptık. Kadın sinemacıların kameranın arkasında yarattıkları dünyayı çok önemsiyorum. Bu, kızımın başarısıdır.”

-”SİNEMADA BİR DEVİR KAPANIYOR”-

”Zefir”de kızını terk eden anne karakterini canlandıran ve filmin tek profesyonel oyuncusu olan Vahide Gördüm de, Belma Baş’a, yaptığı ilk filminde ailesinin verdiği desteğin müthiş bir duygu olduğunu vurguladı.

Filmin çekildiği yaylaya ilk çıktığında, bu kadar amatör oyuncuyla çalışmaktan önce çok korktuğunu ve filmin doğallığına uyamayacağı endişesi taşıdığını anlatan Gördüm, şunları söyledi:

”Çok korkmuştum. Belma’ya güveniyordum ama ‘ben ne kadar doğal olacağım’ diye endişelendim. Çok gergindim. Çekimler süresince filmdeki öyküde yer alan baba, anne, evlat ve kız çocuğu ilişkisini hepimiz yaşadık. Bu filmle beraber yeni bir aile kazandım.”

Filmde çekimlerinde aile bireyleri ile çalışma disiplinlerinin uymaması nedeniyle önce sorunlar yaşadıklarını ancak yaptığı uyarı sonucu bu süreci aştıklarını da anlatan Gördüm, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Tiyatro geleneğinden geliyorum. Aile ile çalışma disiplinlerimiz uymadı. Çekim provası alırken, yönetmenimizin annesi Sevinç abla yemek karıştırıyordu. Baba Rüştü Baş da, çekim varken ormana gidiyordu. Herkesi toplantıya çağırarak, ‘bu şekilde çalışamam, ben sizin doğallığınıza uymaya çalışıyorum, siz de disiplinime uymaya çalışın’ diyerek uyardım. Bu yaşadığımız tek uyumsuzluk oldu, aslanlar gibi aştık. Çok mutluyum.”

Gördüm, Türk Sineması’ndaki artan üretimin çok ümit verici olduğunu, Belma Baş gibi yeni bir sinema diline sahip yönetmenlerin arttığını da belirterek, ”Sinemada bir devir kapanıyor, yeni bir devir başlıyor. Ben de buna, içinde yer alarak tanıklık ediyorum. Bu heyecan verici” diye konuştu.

Belma Baş’ın filmi ”Zerfir”de Vahide Gördüm’ün yanı sıra Belma Baş’ın tamamen amatör olan babası Rüştü Baş, annesi Sevinç Baş, kız kardeşi Berke Baş, ile yöre insanlarından Şeyma Uzunlar ile Fatma Uzanlar, Oktay Kaptan, Tülay Kaptan, Nazlıcan Kılıç ve Harun Uzunlar da rol alıyor.

AA

Popularity: 17% [?]

Cemil Meriç’in Lamia Hanım’a mektubunun tam metni!

17 Ekim 2010

Cemil Meriç’in Lamia Hanıma yazdığı bu metktubu ilk kez okuyacaksınız. Cemil Meriç’in Jurnal adlı kitabında bir bölümü verilen mektubun bütünü burada.Hala Jurnal’i okumadıysanız mutlaka başlayın herhangi bir sayfasından

www.izdiham.com

 

Popularity: 6% [?]

Koç karikatürünü beğenmedi kendi çizdi

17 Ekim 2010

Karikatürünü yapan Rus sanatçı İgor Simirnov’un çizgilerine bakıp ‘Ne yani,bu şimdi ben miyim?’ diye soran Koç, bir kağıt ve kalem rica ederek Simirnov’un karikatürünü çizmeye başladı.

Karikatüriste benzerliğiyle hayran bırakan bir çizim yapan Koç, açılışa katılan otuz ülkenin karikatür sanatçılarından tam puan aldı.

Karşılıklı karikatür atışmasının ardından Rus İgor Simirnov, ‘Bu benim için çok değerli’ dediği Rahmi Koç, tarafından çizilen karikatürü ile poz verdi.

Geceye katılan bütün yabancı karikatüristler de ünlü iş adamının karikatürünü çizmek için birbirleriyle yarıştı. Gecede ayrıca, Koç Holding’in 58 ülkeden 852 karikatüristin katıldığı ‘30. Uluslar arası Nasrettin Hoca Karikatür Yarışmasn’nın ana sponsorluğunu üstlenmesi nedeniyle Karikatürcüler Derneği tarafından Rahmi Koç’a teşekkür plaketi verildi.

vatan

Popularity: 5% [?]

Açlık grevinde ölen Osmanlı Paşası!

17 Ekim 2010

Fatih Güldal‘ın haberi

Kanuni Sultan Süleyman’ın kubbe vezirlerinden Hüsrev Paşa’nın ölümü Osmanlı tarihinde ilginç bir yer tutar. Çaşnigirbaşı, Kapıcular Kethüdası, Rumeli Beylerbeyi, Mısır ve Konya Valiliği, son olarak da kubbe veziri olan paşa nevi şahsına münhasır bir karaktere sahipti. Lakabı “deli” olan paşa, gayet sinirli ve hırslı biridir. Nitekim paşanın bu hali sonunu da hazırlamıştır.

Sultanın huzurunda edepsizlik

Bir gün Kanuni Sultan Süleyman’ın huzurunda Hüsrev Paşa, sadrazam Süleyman Paşa ile tartışır. Hatta daha da ileri gittiği ve belindeki hançere sarılarak Süleyman Paşa’nın üzerine yürüdüğü söylenir. Sultan, vezirlerinin huzurunda yaptıkları bu edepsizliği affetmez ve ikisini de görevlerinden azleder. Küstahlığının cezasını vezaretten olarak ödeyen Hüsrev Paşa bu durumu gurur meselesi yapar ve çok içerler. Hatta birkaç gün sonra atına binerken yanında eski dalkavukların, hizmetkârların olmadığını fark edince bu durum karşısında yaşamanın anlamsız olduğunu düşünür. “Şimdi ben bu hal ile ata binmektense ölmek yeğdir. Bari kimesne beni bu halde görmesün!” der ve kendini evine kapatır.

17 gün açlık grevi

Lütfi Paşa’nın Tarih’ine göre olaylar bundan sonra şöyle gelişir. “Vezaretten azil olduğunu gussası (kederi) canına ve cigerine kâr edüp muâlece için (ilaç yapmak için) nice etibbalar (doktorlar) getirdüp bazı eşribe (şurup) ve ilaç kasdin ettiklerinde siz bana kasd edersiz, bana zehir yedirmek istersiz deyu gönlüne vesvese-i şaytani galebe edüp kimesneye itimad ve itikad edemeyüp ahirülemir on yedi gün miktarı yemek yimeyüp ve su içmeyüp bu hal üzerine dünyadan hasretle gitti.”

En süslü vezir türbesi

Sanat tarihçileri, Hüsrev Paşa’nın Fatih’te Hüsrev Paşa ve Hoca Efendi sokaklarının kesiştiği köşede yer alan türbe için “en gösterişli vezir türbesi” ifadesini kullanır. Gerçekten de usta Mimar Sinan, kufeki taşından yaptığı bu eserini özene bezene oluşturmuştur. Şu anda restorasyon geçiren türbe bir çok afet atlatmış, meşhur Fatih yangınında da yanmıştır. İçerisindeki dört lahdin bu yangın sırasında zarar gördüğü bilinmektedir.

Kapısındaki kitabede paşanın ölümüne tarih düşülmüştür:

Hak kıyamette inayet eylesin
Mustafa âna şefaat eylesin
İşidenler dediler tarihini
Daim Allah ona rahmet eylesin (952 h./ 1545 M.)

www.dunyabizim.com

Popularity: 13% [?]

Michelangelo’nun kayıp tablosu bulundu

17 Ekim 2010

İtalyan sanat tarihçisi Antonio Forcellino, ABD’de New York eyaletinin Buffalo kenti yakınındaki Tonawanda kasabasında yaşayan Martin Nober ailesinin elinde, “gerçek Michalengelo tablosu olduğunu” saptadı.

Yarbay Martin Noben, Associated Press ajansına, 1475-1564 yıllarında yaşayan Rönesans’ın dahi heykeltıraşı Michalengelo’nun resminin, 4 kuşak önceki dedesinin baldızına, bir Alman barones tarafından emanet edildiğini söyledi.

Tarihçi Forcellino, ebadı belirtilmeyen resmi yıllardır araştırıyordu. Tarihte emsalsiz “Davud” heykelinin “çekiç işçisi” mimar-ressam Michelangelo’nun “Kayıp Meryem Ana ve Hazreti İsa” resmi olarak adlandırılan tablosunun bulunuşu, sanat dünyasını dalgalandırdı. Michalengelo’nun kiralık kasaya konulan tablosunun, 300 milyon dolardan satışa çıkabileceği belirtildi.

kullan

AA

Popularity: 10% [?]

Sitemizi kişi takip ediyor.Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi girin sitemize yeni eklenen içerikten haberiniz olsun...

Sitemize üye olduktan sonra, e-posta adresinize bir onay maili gelecek. O maili onaylamazsanız, üyeliğiniz tamamlanmaz. 

SohbetClub.Net Anket

How Is My Site?

View Results

Loading ... Loading ...